hayallerim, bankam ve ben

"sizi terkeden sevgilinizin önünden muhteşem bir araba ile geçebilirsiniz. hayalini kurduğunuz evi alabilirsiniz. bayılana kadar alışveriş yapabilirsiniz. ya da safariye çıkabilirsiniz."
ve saire ve saire...
yok yok fal bakmıyorum. bunları zaten ben söylemiyorum.
kim mi söylüyor?
tabii ki bir banka.
akbank'ın yeni kredi kartına sahip olduğunuzda bunları yapabilir(miş)siniz.

televizyonda bu reklamı izledikten sonra şöyle bir düşündüm de neden bunlara bu güne kadar sahip olamadığımı anladım. çünkü benim başka kredi kartlarım vardı ve bu kartlar bana hiç böyle şeyler vaadetmemişti.

birden zihnim bulandı.
bir takım sorular beynimin içinde dönmeye başladı.

çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşayan yalnız ve güzel ülkemin insanları bu reklamı izlediğinde, karınlarını doyurmak umuduyla bekledikleri bilumum yardım kuyruklarından çıkıp, yeni kredi kartına sahip olmak amacıyla akbank'ın önünde mi saf tutmaktadırlar?

ve beklerken, önce hangi hayalimi gerçekleştirsem diye mi düşünmektedirler?

acaba böylesi bir reklam, reklamı yapan ajansın fikri midir, yoksa banka da sunduğu ürünün  bunları yapabileceğine gerçekten de inanmış mıdır? 

acaba bu reklamı yapanlar bu ülkede yaşamıyor mudur?

acaba bu bir rüya mıdır?

mıdır?
midir?
mudur?




TEHLİKE YAKLAŞIYOR

Geçen gün bizim apartmanın altındaki tekel ürünleri de satan marketin önünde beklerken, içeriden on onbir yaşlarında bir kız çocuğu elinde bir su şişesiyle çıktı ve hemen yakınımda bekleyen türbanlı annesinin yanına geldi. Çocuk daha annesinin yanına gelir  gelmez  azarı da yedi.  Neymiş efendim bu içki satan dükkandan su alması şartmıymış,  almayacağım deyip çıksaymış, tiksinmiş (artık sudan mı, dükkandan mı, yoksa çocuktan mı tiksinmiş o kadarını kavrayamadım). Çocuk ise duyamadığım bir sesle annesine bir şeyler dedi suçlu suçlu, ama belli ki niye suçlu olduğunu bilmeden, yediği azardan şaşkın.

Anlattıklarım üzerine çok fazla bir şey söylemek gerekmiyor. 

Bildiğimiz, tahmin ettiğimiz, duyduğumuz, hissettiğimiz bazı şeylere bu kadar yakından tanıklık etmek ufak çaplı bir tokat etkisi  yaratıyor elbette (içimizde büyüttüğümüz çocukça umut yüzünden olsa gerek her defasında yaşadığımız şaşkınlık).

Ve yediğimiz bu tokatlar  zaten farkında olduğumuz (ama galiba kabullenmek istemediğimiz) tehlikenin biraz daha yaklaştığını hatırlatıyor.

...


"filmin kahramanı,  tehlikeli geçitlerden, gizli tünellerden geçerken   giriş ve çıkış kapıları birden bire kapanıyor ve karşılıklı iki duvar birbirine yaklaşmaya başlıyor.  alan gittikçe daralıyor, daralıyor. biz kahramanımız için endişelenirken, beklenmedik birisi kumanda kolunu indirerek duvarları durduruyor ve kahramanımız kurtuluyor. "

son zamanlarda sık sık gözümde bu sahne canlanıyor. hangi filmden kalmış aklımın ücralarında bilmiyorum.
kendimi duvarları daralarak küçülen bir odada sıkışmış hissediyorum. her şey üzerime üzerime geliyor gibi. bir duvar kişisel sıkıntılarım, bir duvar memleket sıkıntıları ki o herkesin malumu.
ve kolu indirecek birini bekliyorum umutsuzca.

aslında sorun da burada galiba. yani hep kolu indirecek birileri olmalı.
birilerinin bizi bu hayattan kurtarmasını bekiyoruz hepimiz.
belki kolun nerede olduğunu bilmediğimizden, belki de kolu indirecek gücü kendimizde bulamadığımızdan kimbilir. 





işte geldim buradayım

uzun bir moladan sonra merhaba demek çok güzel.

biraz ara vereyim demiştim ama bu kadarını ben de beklemiyordum doğrusu.
son yazıyı yazdıktan  sonra bende bir rahatlama bir hafifleme hasıl oldu. (sanki gazeteye günlük  yazı yazıyormuşum gibi havaya girdim ben de)
sonraki günlerden birinde bir bakayım şu blogcular bensiz ne alemdeler dedim ama evdeki bilgisayara "trojan" adıyla bilişim camiasında nam salmış bir illet musallat olmuş. formatlar, falanlar, filanlar derken epey zaman geçti. bu arada işyerindeki bilgisayarlarda da internet filtreleri devreye sokulunca,  devlet sansüründen "blogcu" sitesi de nasibini aldı. böylece keyfi mola, zorunlu bir ayrılığa dönüştü.

sonrasında deniz'in sünneti araya girdi. bir telaş, bir heyecan, bir koşturma başlayınca da bende yazı yazacak kafa kalmadı. 

neyse ki tüm bu hengame sona erdi ve kafam yerine gelmeye başladı. en azından bir başlangıç yapayım dedim.

tekrar herkese merhaba.

Herkese merhaba

Bir süredir yoktum buralarda.

Ne yazmak ne de okumak adına.

Kendimi fazla kaptırmıştım yazı yazmaya.

Kime karşı emin değilim ama sorumluluk duygusu ağır geldi galiba.

Sanırım en çok kendime.

Çünkü, illa ki düzenli yazmam gerektiğine inanıyordum ve pes etmek yok diyordum.

Ama olmadı işte.

Buna pes etmek demesek de mola vermek diyebiliriz. 

 

Biraz maymun iştahlıyım ben.

Uzun soluklu işler sıkar beni.

Her gün aynı şeyleri yaparsam körelirim, şevkim kırılır.

Monotonluk bezdirir.

Yavaş yavaş yeni uğraşlara kayar gönlüm, ruhum, aklım.

Zaten bu üçü bir arada olmazsa olmazdır.

 

Bu mola ne zaman biter bilemem.

Vaatte bulunmaktan, söz vermekten hiç hazetmem.

İtinayla imtina ederim.

Çünkü korkarım mahçup olmaktan.

 

 

 

Blogumu ziyaret eden, yazdıklarımı okumak için vakit ayıran herkese sevgiler.